“Memleketimin hal-i pür melali” 01 Kasım 2009

Pazar günlerinin güzel olmasını beklersiniz, değil mi? Geleneksel bir alışkanlık sanırım bu durum… Hani çocukluğumuzun pazarları vardı, maaile yaşanan… Sanıyorum çocuklukta kaldı o hatıra bırakan güzel pazarlar… Daha çok, evin annesi için temizlik ve çamaşır günü, çocuklar için kişisel bakım, baba için tamirat – onarım günüdür hani… Evde kesif bir “toz deterjanın suda eridiğinde ortama karışan kimyasal” kokusu, mutfaktan gelen kurufasulye ya da nohut kokusuna karışırdı… Tek kanallı siyah beyaz tividen izlenirdi haberler yine maaile… Evin en küçüğü ailenin uzaktan kumandasıydı, sesi açıp kapamaya yarayan… Önemli bir haber çıktığında -ki 70 ‘lerin ortalarında (benim anımsadığım) bol bol çıkmaya başlamıştı önemsenen haberler- hemen aç-tır-ılırdı tivinin sesi…

Yazının Devamı için: http://zmumcular.wordpress.com/serbest-kursu/#comment-411

Sahne ve Perde Arkası… “Show must go on…”

Hep yaşanır bu durum…

Bir sahne… Ulusal ve Uluslar arası Politika Sahnesi bu… Özetle “Al takke ver külah…” Millet sevinir bazen(sevindirilir!) Tüm yurtta bayram havası eser; ne de başarılı olmuşuzdur, aferindir bize! Taklar kurulur güzel memleketimin caddelerine, her aydınlatma direği bir Bayrak direğidir aslında böyle günlerde… Biraz geriye gidelim; Bölücü başı Apo yakalanmıştır(!) mesela. Ya da AB de neler yapmışızdır, neler… Ne bileyim, mesela Praym Minister “Van Münüt” demiştir… Ya da İsrail Ordusunu tatbikattan kovmuşuzdur, önceden davet ettiğimiz halde… Ya da en son haliyle, masum(!) Kürt halkına zeytin dalı uzatarak, onları çok sevdikleri Vatanlarına (!) davet etmişizdir ve barış projemizi gerçekleştirmeye başlamışızdır… Daha 12.000 masum(!) vatandaşımız beklenmektedir dağdan ve Avrupa ‘dan… Başarmışızdır işte, dokumayın keyfimize be! Anlı Şanlı Türk Milleti ‘nin yüce hükümeti neler de başarmaktadır uluslar arası arenada; breh breh breh…

Böyle güzel bir sahne işte… Ama sıradan insanlar olarak bizlerin görebildiği sahne bu… Arkası kesif bir sis ile kaplı… Perde arkasında kim ne halt karıştırıyor bilemez, zavallı seyirci; seyreder… Ağlar ya da güler, beğenir ya da beğenmez, alkışlar ya da yuhalar, anlar ya da anlamaz; ama izler sadece…

Bu bir sahne ise elbette olmalı bu oyunun sponsoru da, senaristi de, yönetmeni de, oyuncusu da, suflajcısı da, ışıkçısı da, sesçisi de, izleyicisi de (izleyicinin içinde anlayanı da, anlamaya çalışanı da, anlamayanı da…)

Şimdi bir oyun sergileyecekseniz, bunlar da yeterli değil, malum… Güzel afişler, gazete ilanları, broşürler… Yani işin satışı ve halkla ilişkiler boyutu… Yoksa kimse izleyemez ki üzerinde bu kadar çalıştığınız oyunu; hazırladınız ya, bir de paketleyip satmanız lazım…

Oyunu eğer para verip izlemeye gittiyseniz, beğenmediğinizde yuhalama hakkınız da vardır, beğendiğinizde alkışlama hakkınız da… Ama halk şenliğine gelen bedelsiz bir tiyatro ise izlemek zorunda bırakıldığınız, tepkinizi en fazla, beğenmediğinizde kalkıp dışarı çıkarak veyahut beğenmiş iseniz sonuna kadar izleyerek gösterebilirsiniz…

Bundan 10 yıl önce bölücü başını elleriyle teslim eden ABD, boğazlardan Rus petrolü taşıyan tankerlerin geçişini engelletmemiş miydi??? ABD politikasına alet olmamış mıydık??? AB sürecinde Sevr maddeleri değil mi 90 yıl sonra önümüze konan??? Say say bitmez ki perde arkasında yaşanan senaryolar… ( Bu konuyla ilgili Tuncay Özkan ‘ın  Abdullah Öcalan Neden Verildi? Nasıl Yakalandı? Ne Olacak? kitabını okumanızı tavsiye ederim…)

Beş gündür, haklı olarak gururlu Türk Halkı ayağa kalkıyor, isyan ediyor ya da  en kötü ihtimalle sessiz çığlıklar atıyor ya, eşkiya kahraman ilan ediliyor, pekeke yasallaştırılıyor diye…

Şimdi bir düşünmek lazım; Yahu perde arkasında yine ne dümenler dönüyor?

Çünkü hiç bir zaman bizim gördüğümüz değildir yaşananlar, bizim gördüklerimiz sadece sahnenin büyüsü ile gözlerimize inen o perdelerin izin verdiğidir… Arkada oynanan hep daha farklıdır… Provokasyondur bizim görebildiğimiz ya da bize gösterilen şey…

Hadi bir iddiaya girelim (isteyenlerle) bu gün kahraman gibi karşılanan ve bu oyuna da ( daha önce de oyunun zavallı parçaları idiler!) alet olan zavallı Kürt eşkiyası aslında ABD ‘nin onlara ihtiyacı kalmadığı için tasfiye edildiğinden habersiz; gülümsüyor, zafer işareti yapıyor… Pekekenin TBMM deki temsilcileri de bunun farkında, yaşanan -sözüm ona- zafer sarhoşluğunun ardından ayılıp beyanat veriyorlar, “Biz de böyle olsun istemedik ama kitlelere hakim olamadık…” diye… Pekeke çatırdıyor… DTP artık sistemden çıkarılmak zorunda… Çünkü ABD ‘nin ne Türk topraklarında ne de Irak topraklarında bu oyuna ihtiyacı kalmadı artık… Barzani ve Talabani Irak ‘da kurulmaya çalışılan yeni sistemi bu halleri ile tehdit ediyorlar… Pekeke Irak operasyonu için de bir tehdit artık… Ve bu dosya misyonunu en azından Irak bakımından şimdilik doldurdu… Oradaki güruhun ait oldukları yere dönüp, ait oldukları yerdeki misyonunu tamamlaması lazım… Çünkü senarist-ler- bunu böyle yazmıştır, yerel yönetmenlerin de bunu böyle yönetmesi istenmiştir… Ve yerel yönetmenlerin eline yeni dosyalar tutuşturulmuştur bile… Ama izleyici ancak bu yeni oyun afişe edildiğinde farkına varacaktır yeni bir oyuna (!) geldiğini; izleyecektir… Kah alkışlayıp, kah ağlayıp, kah gülüp, kah kahrolarak… Ama izleyecek ve tepki gösterecektir sadece… Taa ki yeni oyunlar sahnelenene kadar…

Ne demişti rahmetli Freddy Mercury; “Show must go on”:)

Sorun şu: “Kendi yaşamımızın ( oyunumuzun ) figüranı olmaya devam mı edeceğiz, kendi baş rolümüzü mü oynayacağız?!”

Gündemin Ana Başlığı – “Sessiz Çığlıklar…”

Herkesin – maalesef – sadece yüzeysel ya da öylesine yazabildiği ya da eş-dost sohbetinde konuşabildiği ama bol miktarda bir başkasını eleştirdiği günlerdeyiz mâlum!

Hakkını teslim etmek gerekir ki halen cesurca yazabilen bir kaç köşe yazarımız var ( ve hala kaypaklık yapıp, yazıyormuş gibi yapanlar…) Konuşanlar da var TV yorum programlarında… Bazıları “Şiş’i de” Kebabı ‘da” yakmamaya hala özen gösteriyor olsalar da…

Aydınlarımız, ya web sayfalarına sıkışmış durumda, ya tatilde (olsalar gerek ki bir çoğunun sesi, sedası çık-a-mıyor bu günlerde)…

Dilinin ucuna geliyor aslında insanın da (Aydın ya da bizler gibi sıradan insanlar, fark etmez!) söyleyemiyor… Kaleminin (Klavyesinin) ucuna geliyor da yazamıyor…

Nasıl eleştirebiliriz ki, konuşan ya da eyleme hazırlık yapan, bazıları hiç bir kanunsuz şey yapmadığı halde, sadece muhalefet ettiği için, birçok  ”Beyin” asılsız gerekçelerle “Memleketi Satan Hainler” yaftası altında “İçeri” alınmış ve bu korku ile kitleler, “… acaba benim telefonum da dinleniyor mudur?…” temel şüphesi ile; bırakın memleket meselelerini konuşmayı, sohbet bile edemez, düşünemez duruma getirilmişken…

Nasıl eleştirebiliriz ki, (muhalif basın gruplarına, muhalif yazarlara, çizerlere, düşünürlere uygulanan ve hepimizin malumu bu ekonomik ve psikolojik baskı ortamında), hala memleket “güllük gülistanlıkmış” gibi, lay-lay-lom yarışma programları, yerli diziler üreten, sorunun temelini, düşünen insanlarla tartışıp, kitleleri bilinçlendirmesi gerekirken, sadece, sözüm ona duyarlı habercilik gereği, sınırdan giriş yapan kahramancıkların (!) nasıl karşılandığını, ortalığın nasıl bayram yerine döndüğünü, sanki gerçek sorun buymuş, bu kadarmış gibi, ısıtıp ısıtıp kitlelere sunmaktan başka hiç bir şey yapamayan TV kanallarını?

Her neyse, eleştirmek tabii ki her bireyin hakkı ama şu şartla : “Eleştiri hakkı çalışmaktan doğar…”

İş ( sözüm ona Memleket Haini ) bir çok düşünüre gelince; “Hak-Hukuk…” Bir yıldır hala kimsenin anlam veremediği ve açıklanamayan iddialardan yargılanıyor Aydınlarımız… Bazıları girdi çıktı; doğal olarak uysallaştı. Artık Araştırma bile yapmıyor ( hadi hakkını yemeyelim belki yapıyor-yaptırıyor da açıklayamıyor…) Memleketi bu hale getirenlere karşı oturup konuşmak, toplantı yapıp bu gidişata – tabii ki hukuki olmak zorunda…- bir dur demek için bir araya gelen insanlar eğer suç işlemiş sayılıyorlarsa, o halde demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olan Muhalefet Partileri de suç işlemiş olmalı, değil mi? Onların yaptığını yapanlar içerideyken onları dışarıda, mecliste tutan şey onların seçilmiş olmaları mıdır? Onlar biz düşünmeyelim, biz eylem yapmayalım onlar bizim adımıza bunları yapsın diye seçilmediler… Bilakis “Düşünen ve tez geliştiren toplumun sözcüleri olarak oradalar… Yani bizler de özgür bireyler gibi düşüneceğiz; Tez-Antitez-Sentez sadece meclise seçilen Milletvekillerinin hakkı mıdır? Çağdaş Toplum kavramı içinde, Milletin de görevi ve sorumluluğu değil midir?

Öbür taraftan iş, memleketi bölmeyi kafasına koymuş, girişimde bulunmuş ( ya da bulunmak üzere tek tip üniforma giymiş ), bu uğurda bir başka memleketin dağına kaçmış ( ya da kandırılarak dağa çıkarılacak kadar düşünce yoksunu imiş ), bu memleketin ordusuna silah sıkmış ( ya da silah sıkanlarla aynı kaptan yemek yemiş ), bu memleketin evlatlarını şehit etmiş ( ya da edenlerle aynı tastan su içmiş ), yüzyıllardır kardeşçe yaşayan Kürtler’den olmak yerine, eşkiya olmayı tercih etmiş (milliyeti önemli olmadığı için yazmıyorum…) çapulculara gelince ise; Gak Gukuk… Öyle mi? Yargılanmaları sadece bir kaç saat ve çoğu beraat… İçlerinde bir kaç tanesi var ki, onlar da aslında fena vatandaşlar değiller; muhtemelen kandırıldılar ama masumlar… Yargılamadan kaçacak değiller ya, tutuksuz yargılanacaklar işte… Bu güzelim vatanı bırakıp, dağa çıkıp eşkiya olacak halleri yok ya… Sakın ha, bu devlet, oraya seyyar adliye kurdu diye eleştiri yapmaya falan da kalkmayın baylar, bayanlar… Gelişiyoruz, bu devlet yargılama hizmetini bile değerli vatandaşlarının ayağına kadar götürebilecek kadar humanist ve hizmette yeterliliği olan bir devlet; elbette yapacak!

MGK toplanıyor… Katılımcılar da malum kişiler… Siyasilerden zaten geçtik de, içinde tüm sıradan insanların, tüm özgürlükçü insanların, tüm demokratların, tüm Atatürkçülerin, tüm çağdaşların, böylesi zor günlerinde – maalesef ki – “Son Umut” u olan zât-ı muhteremler de var… Ve 7 saat 40 dakikalık toplantıdan, tüm toplumu rahatlatan bir bildiri çıkıyor; “Mücadeleye devam…”

Kiminle peki beyler, yıllardır İmralıyı mesken tutan bölücü başının talimatı ile, dağda,  gelmeye hazırlanan ve kahramanca karşılanacakları için bırakın tebessümü kahkaha atan  bir kaç bin hainle mi?

Bu arada, ömür boyu bana da bir ada tahsis edecekse bu devlet, aynı koşullarda ceza(!) çekeceksem eğer, itiraf ediyorum ben de suçluyum… ( Ama benim suçum vatana ihanet değil, bilakis çok sevmek! ) Hadi verin bana da bir adacık, daha küçük olsun, razıyım… Devleti tasarrufa geçirmek adına polis, jandarma da istemiyorum, koruma da… Bir başıma çekerim ben cezamı, razıyım…

Facebook gibi popüler ve genelde gündelik olağan şeylerin paylaşıldığı bir paylaşım sitesinde eğer, insanların sessiz çığlığını duyuyorsanız eğer, “Ne olacak bu memleketin hali…” diye endişelenmeyin dostlar… Yakında tutuk evlerinde çok yer boşalacak… Emperyalist talimatlarla dağa çıkan, sonra da yakalanıp içeride yatmakta olan bir sürü “sütten ak, yoğurttan pak” vatansever (!) salıverilecek…

Ve düşünen, vatanını seven, şimdilik sadece ” Sessizce çığlık atabilen” bir çok “Vatan Haini” rahatlıkla sığacaktır bu boşalan yerlere!!!

Hem içeride bu gidişle ne zaman salıverileceği belli olmayan, konuşabileceğimiz – aynı dili konuşacağımız, bir çok “Hain(!)” varken, neyi dert edeceksiniz?

Kalın sağlıcakla… Memleket mi? O ‘nu da dert etmeyin… 29 Ekim ‘de, yapılan uygulamalar için White House ‘dan tebrik alacaktır Zat-ı Muhterem… Her şey yolunda yani:)

ZM

“Sigara Yasağı” na Tepki ve Kara Kargalar…

Sözüm ona “Dumansız Hava Sahası” için tüm bu işkenceler… Belediye otobüsleri, kamyonları simsiyah egzost dumanı saçarak “Toplum Sağlığı”nı tehdit etmiyor mu beyler? Ya koskoca stadyumlara verdiğiniz % 50 izin, bir meyhane masasında sigara içen 5 – 10 akşamcıdan daha mı az zarar verecek “Toplum Sağlığı”na? Diğer semtleri bilmiyorum ama, Göztepe ‘de her sabah Kara Kargaların uzun uzun “GAAAAK” sesleri ile uyanıyorum son günlerde; belli ki onlar bile gülüyorlar halimize…

Yazının devamı için:

http://zmumcular.wordpress.com/serbest-kursu/#comment-379

“Uludağ yok edilmek isteniyor”

uludagDoğayı ve Çevreyi Koruma Derneği (DOĞADER), Çevre ve Orman Bakanlığının, Uludağ Milli Parkı’nı yeniden düzenleyip turizm merkezi haline getirmeye çalıştığını belirterek, Milli Park olan Uludağ’da kazma vurmak bir yana koyun otlatmanın bile yasak olduğunu bildirdi.

Haberin devamı için:

http://zmumcular.wordpress.com/oradan-buradan/#comment-369

“Otomobil mi, Motosiklet mi?” ikileminde kalanlara bir öneri!

uctekerHoş bir araç… Ama motosikletin keyfini verebilir mi? Yine de otomobilin güveni ve konforu ile motosikletin keyfi ve kıvraklığı arasında bocalayanlar için ideal bir çözüm olabilir…

Video ‘yu izlemek için:

http://zmumcular.wordpress.com/motosiklet-dunyasi/#comment-323

MOTED ‘in Kampanyası Büyük İlgi Görüyor…

picture6small Motosiklet Endüstrisi Derneği / MOTED tarafından Temmuz ayında başlatılan “Asıl Motosiklet Kullanmamak Çılgınlıktır” adlı toplumsal kampanya ‘ya biz de her fırsatta destek vereceğiz. Amacımız bu anlamlı kampanyaya bir nebze de olsa destek vererek, toplumdaki yanlış “Motosikletçi” imajını ortadan kaldırmaya ve motosiklet kullanımı bilincini yaygınlaştırmaya katkıda bulunmak…

Aklınızı Kullanın, Motosiklet Kullanın!

Haberin devamı için:

http://zmumcular.wordpress.com/motosiklet-dunyasi/#comment-302

Motosikletçiler hız limitlerinin artırılmasını istiyor

motoMotosiklet Sanayicileri Derneği Başkanı Güray Balatekin, 250 cc’nin üzerinde motora sahip motosikletlerin otobandaki kullanım hızının 70 kilometrenin üzerinde, otomobille eşdeğer olmasını istediklerini söyledi.

Haberin devamı için:

http://zmumcular.wordpress.com/motosiklet-dunyasi/#comment-300

”Yuva yaptıkları yerin turizme kapatılması yanlış ”

carettaaPamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yakup Kaska, caretta carettaların bulunduğu yere insanların girmesinin yasaklanmasının doğru olmadığını belirterek, ”Kaplumbağaların yuva yaptığı yerin tamamen turizme kapatılması yanlış bir olay” dedi.

Haberin devamı için:

http://zmumcular.wordpress.com/oradan-buradan/#comment-296

Toprak Dede isyan etti: ‘Ölüm en büyük çare!’

karacaTEMA Vakfı Kurucusu ve Onursal Başkanı Hayrettin Karaca Türkiye’de iktidarların ABD’ye bağımlı olduklarından ve devlet yetkililerinin çevre ve tarım konularındaki uyarılarını dikkate almamasına isyan ederek, “Ölüm en büyük çare ölüm! Bundan kurtulmak istiyorum, çekemeyeceğim artık. Şu heyecanıma şu üzüntüme tahammül edemiyorum. Anlatamıyorum yahu Hayrettin beceriksiz adam, becerisi olsaydı anlatırdı bugüne kadar! Anlatamıyorum bunu” dedi.

Haberin devamı için:

http://zmumcular.wordpress.com/oradan-buradan/#comment-276

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.