DOMUZ GRİBİ Mİ, ISLAK İMZA MI? Prof. Dr. M. Kerem DOKSAT yorumu

mkd

Prof. Dr. M. Kerem DOKSAT

Prof. Dr. Güngör Uras, 27.10.09 tarihinde (bugün) Milliyet’te açık açık yazdı:

 

Domuz gribi korkusu var. Şu kriz döneminde belli kesimler de kamunun kaynaklarını ve halkın parasını sömürme arayışına girdi. Şimdilik 500 milyon TL’lik aşı ithâl edildi. Bu aşı kampanyasının Sağlık Bakanlığı’na mâliyeti şimdilik 1 milyar TL. Bakanlık bütçesinin yüzde 10’u aşı kampanyalarında harcanacak.

Dezenfektasyon, koruyucu maske, bağışıklık sistemlerini güçlendirmek için yapılan harcamalar yepyeni ve kârlı bir pazar ortaya çıkarıyor (MKD:Hele antibakteriyel el yıkama jeli tam bir âlem; yâhu, adı üzerinde, bu bir grip türü. Yâni virüslerin yol açtığı bir hastalık!).

Yazının devamı için: http://zmumcular.wordpress.com/serbest-kursu/#comment-413

Yazı ve yorumların tamamı için: http://www.keremdoksat.com/2009/10/27/domuz-gribi-mi-islak-imza-mi/#more-792

“Memleketimin hal-i pür melali” 01 Kasım 2009

Pazar günlerinin güzel olmasını beklersiniz, değil mi? Geleneksel bir alışkanlık sanırım bu durum… Hani çocukluğumuzun pazarları vardı, maaile yaşanan… Sanıyorum çocuklukta kaldı o hatıra bırakan güzel pazarlar… Daha çok, evin annesi için temizlik ve çamaşır günü, çocuklar için kişisel bakım, baba için tamirat – onarım günüdür hani… Evde kesif bir “toz deterjanın suda eridiğinde ortama karışan kimyasal” kokusu, mutfaktan gelen kurufasulye ya da nohut kokusuna karışırdı… Tek kanallı siyah beyaz tividen izlenirdi haberler yine maaile… Evin en küçüğü ailenin uzaktan kumandasıydı, sesi açıp kapamaya yarayan… Önemli bir haber çıktığında -ki 70 ‘lerin ortalarında (benim anımsadığım) bol bol çıkmaya başlamıştı önemsenen haberler- hemen aç-tır-ılırdı tivinin sesi…

Yazının Devamı için: http://zmumcular.wordpress.com/serbest-kursu/#comment-411

İSRAİL’LE NELER OLUYOR! Prof. M. Kerem DOKSAT yorumu

Önce ortaklaşa askerî tatbikattan vazgeçtik.

Devletlû bunu halkımızın hassasiyetiyle izah etti. Az önce de TRT’de İsrail askerinin bir kenç kadını öldürüşü bir dizi filmde yer aldığı için kriz doğmuştu. Bakanlık seviyesinde TRT’nin tamamen “bağımsız bir yayın organı olduğu ve sansürün söz konusu olamayacağı” ifâde edildi. Şöylde ki, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İsrail ile krize neden olan “tatbikat vetosu” ve  TRT’deki “Ayrılık” dizisiyle ilgili olarak açıklamalarda bulundu ve “Gazze’deki insanî trajedi bu şekilde sürerken, bizim askerî bir görüntü vermemizi kimse bizden bekleyemez” dedi. İsrail’i kızdıran diziyle ilgili olarak da, “Dışişleri Bakanlığı TV dizilerine danışma mercii değildir” açıklamasında bulundu. Güldük tabii de…

BM, Gazze operasyonuyla ilgili olarak İsrail’i suçlayan bir raporu kabûl etti! Medyaya bu haber şöyle düştü:

***

Gazze operasyonu nedeniyle, Türkiye ile gerilimli günler geçiren İsrail’e bir kötü haber(!) de Birleşmiş Milletler’den geldi. BM İnsan Hakları Konseyi, hem İsrail hem de Filistinli Hamas örgütünü, Aralık-Ocak aylarındaki çatışmalarda savaş suçu işlemekle suçlayan Goldstone raporunu onayladı.

Türkiye ile İsrail arasında Davos’ta “one minute” çıkışıyla başlayan krizin son halkasına BM eklendi. İsrail’in Gazze operasyonunda sivillere karşı orantısız güç kullanması ve yaklaşık 1500 kişinin hayatını kaybetmesi, dünya kamuoyunun tepkisini çekmişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğanda, İsviçre’nin Davos kentindeki panelde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e sert çıkmıştı. İki ülke arasında sular durulmaya başladı derken, yine Gazze gerekçesiyle “Anadolu Kartalı” tatbikatında “İsrail’e veto” tansiyonu bir kez daha yükseltti. TRT’de yayınlanan “Ayrılık” dizisindeki sahneler ise İsrail’i çok kızdırdı. Tel Aviv’deki Türkiye’nin Geçici Maslahatgüzarı’nı çağırıp veto verdi. Türkiye-İsrail hattında bunlar yaşanırken, Tel Aviv’e bir kötü haber de BM’den geldi. BM İnsan Hakları Konseyi, İsrail’i, Aralık-Ocak aylarındaki çatışmalarda savaş suçu işlemekle suçlayan Goldstone raporunu onayladı.

Yazının devamı için: http://www.keremdoksat.com/2009/10/16/israil’le-neler-oluyor/

UYAN TÜRK EVLADI – Murat Karahan / Cuma Yazıları

UYAN TÜRK EVLADI

Uyan Türk evladı uyuma, uyan…

Nice bedel ödeyerek alındı, yaşadığın vatan…

Dağdan dağa gezip, askerimi vuranlar,

Devletin izniyle şimdilerde oldular kahraman…

Uyan Türk evladı uyuma uyan…

Nice bedel ödeyerek alındı, yaşadığın vatan…

Emperyalist aldı vatanının toprağını parsel-parsel,

Sen uyu sıcak yatağında geril, geril…

Uyan Türk evladı uyuma, uyan…

Nice bedel ödeyerek alındı, yaşadığın vatan…

Eşkıya cirit atıyor Ata’nın meclisinde,

Gelecekler yurduna Ata’nın tayyaresiyle…

Uyan Türk evladı uyuma uyan…

Nice bedel ödeyerek alındı, yaşadığın vatan…

At izi, karıştıysa it izine ne yazar,

Bir gecede bozdular, bin yıllık töreni azar azar

Uyan Türk evladı uyuma, uyan…

Nice bedel ödeyerek alındı, yaşadığın vatan…

Akan kan dursun diye, verilen bu tavizlere,

Böyle boyun eğmek yakışmaz Türk’ün askerine…

Uyan Türk evladı uyuma, uyan…

Nice bedel ödeyerek alındı, yaşadığın vatan…

İki yüz elli üç bin şehidi boşuna mı verdin Çanakkale’de?

Şimdi “Misak-ı Milli” sınırların tartışılıyor Avrupa Birliği’nde

Uyan Türk evladı uyuma uyan…

Nice bedel ödeyerek alındı, yaşadığın vatan…

Bu topraklarda son Türk kalıncaya kadar,

Çizilen sınır değişmeyecek sonsuza kadar…

19 Ekim 2009

www.cumayazilari.com

Tavizler – Murat Karahan / Cuma Yazıları

Çok bilindik bir hikaye ile yazıma başlamak istedim. Eski zamanlarda adamın biri, yoldan geçerken, kayanın kovuğunda bir yılana rastlar.  Yılanın haline acıyan adam,  küfesinden çıkartmış olduğu yiyeceği kayanın kovuğuna bırakır. Yılan yiyeceği yemeden ağzından çıkardığı altını adamın ayaklarının önüne uzatır. Adam önce şaşırır, sonra her gün bu kayanın kovuğuna gelerek yiyecek bırakır, yılan bir tane altın verir. Bu dostluk böyle sürer gider…

Adam bir gün hastalanır, günlerce yataktan kalkamaz olur. Aklına yılan gelir, “şimdi aç kalmıştır”  diye düşünüp, yılan ile dostluğunu oğluna anlatır. Oğlu babasının hikayesini dinledikten sonra, yılana yiyecek götürür. Yılan da babasına vermiş olduğu altınlardan bir tanesini oğluna verir. Oğul düşünür, “Yılanın yuvasında dolu altın vardır… Yılanı öldürüp altınları alırım!” derken yılan, kayanın dibinden göründüğünde, yerden bir taş alıp yılana fırlatır. Yılanının kuyruğu kopar, yılan can havliyle adamın oğlunu sokup öldürür. Baba oğlunun eve gelmediğini görünce bir şeyler olduğunu hisseder. Hasta yatağından kalkarak yılanın olduğu yere gider ve sorar.

-       Yılan kardeş burada neler oldu?

Yılan olup biteni babaya anlatır. O zaman adam oğlunun suçlu olduğunu anlar yılandan özür diler.

-       Yılan kardeş olan olmuş, gel yine eskisi gibi dost olalım…  der.

Yılan

-       Olmaz artık “Sende Evlat Acısı, Bende Kuyruk Acısı” olduktan sonra asla eskisi gibi dost kalamayız…

Yıllardır, Avrupa ve Amerika’nın bizden istemiş olduğu nedir?

Bizim bunlarla dost kalmamızın manası nedir?

Hükümetlerin bu Avrupa Birliği Rüyası nedir?

Önce dinler arası diyalog adı altında, yeni bir ihanet kuşatmasına, sonrada, dinle ülkeyi sömürenleri de yanlarına alarak, 2005 Yılında AB görüşmeleri ile başlayan kuyruk acılarının tekrar intikamını almaya başladılar.

Emperyalizm’in baronları, ”Seni ülkenin başına getireceğiz, ancak söylediklerimizi şimdiden kabul edeceksin…” baskısını, son yıllarda parçalanan ülkelerde nasıl uyguladıklarını biraz düşündüğümüzde çok rahat anlayacağız. Bu ülkelere en güzel örnekler; Afganistan – Hamit Karzai, Irak – Celal Talabani, Filistin – Abbas, daha kimler kimler…

Şimdi baktığımızda bizim sevdamız da büyük. Sevda; “Avrupa Birliği” sevdası. Sevdaya bak, hevese bak, düşünceye bak, söylediklerine bak, ettiklerine bak… Bakalım da görelim; Türkiye nasıl bir yere doğru çekilmektedir.

Sonu belli olmayan bir yolculuğa, bu kadar hazırlıksız çıkmanın vicdanı ve aklı hür insanların işi olmadığını görmenin vakti geldi de geçiyor artık. Başta Hoca efendileri olmak üzere, bir hoşgörü masalı tutturmuş gidiyorlar. Dinlerin buluşması, Hıristiyanlığın kutsanması, semavi dinlerin, yüce dinimiz ile kıyaslanması gibi akıl ile bağdaşmayan söylemleri, her geçen gün gazetelerde sayfa sayfa yer almaktadır.

Yüce kitabımız Kuran’ın inmesiyle hükmü tamamlanmış, tarihte kalmış inançların bugün tekrar özendirilen bir din olarak bizlerin önüne konmasına, başta Diyanet İşleri Başkanlığı ve isimlerinin başında Prof., Doç. gelen İslam alimlerinin ses çıkarmayışına ne demeli!

Bir tanesi de çıkıp neden “Allah katında din İslam ve peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’dır.” demez. ‘Al-i İmran suresi 19. Ayet’i der ki “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, onun ki katiyen kabul edilmeyecek ve o ahrette kaybedenlerden olacaktır” bu hüküm’e rağmen, neden bu semavi inanışların temsilcileri ile aşk yaşarlar.

Ermeni diyasporasının iftiraları, dinler arası hoşgörü masalları, bölücü başı ve partisinin ihanet tuzakları, devleti yönetenlerin haddinden fazla duyarsızlık ve hoş görüsü Türkiye Cumhuriyeti’nin her taraftan kuşatılmasına yol açmıştır.

Amerika ve Avrupa’nın bitmek bilmeyen istekleri ve dayatmaları, bir taraftan Ermenistan ve Kuzey Irak meselesi, bir taraftan Kıbrıs ve azınlıklar meselesi, adı altında yürütmüş oldukları yıkım senaryolarına karşı, “gık” ımızın çıkmadığı bir politika sergilenmesiyle Ülkemiz her geçen gün bunalıma sürüklenmektedir.

Dışarıda bu yaptırımlar olurken, içimize atılan kin ve nefret tohumları filizlenmeye başlamış, bin yıllık kardeşlik her yerinden yaralanmış, Türk’ün, Türk’e düşman olma noktasına getirilmiştir.

2005 Tarihinde imzalanan Avrupa Birliği Uyum süreci çerçevesindeki anlaşma maddelerini dilerseniz bir kez daha hatırlayalım.
Avrupa Birliğinin Talepleri

1-    Rumlar’ın ön şartsız tanınması,

2-    Yunanistan ve Ermenistan ile sınır problemlerinin çözülmesi,

3-    Türk Ordusu’nun küçültülmesi,

4-    Güneydoğu’da Avrupa Birliği’nin almış olduğu kararların harfiyen uygulanması,

5-    Azınlıkların dini ve kültürel özgürlüklerinin verilmesi,

6-    Gümrük Birliğinin eksiksiz uygulatılması,

7-    Limanların Rumlara şartsız açılması,

8-    Müzakerenin ucu açık olması,

9-    Para ve maliye politikalarının düzenlenmesi,

10-  Neler, neler, neler…
Bu maddeler, benim gibi sade bir vatandaşın duyup öğrendikleri, daha neler var neler…

Şimdi bu maddelerin imza altına alan siyasilerin, uygulamış oldukları politikalara ne denmelidir?

Kuşatılmışlık her yerden yapılmaktadır. “Ne Mutlu Türküm Diyene” tümcesinin suç sayıldığı, kendi yazmış olduğu anayasasının değiştirildiği, misak-i milli sınırlarının tartışıldığı, kendi milletvekilinin “…bu topraklarda başka ülke kurulacak” dediği, başka bir ülke varmıdır?

Şimdi 90 yıl önce dayatılan Sevr Maddelerine göz atmaya ne dersiniz?

Sevr’in Maddeleri

1-    Osmanlı Devleti, Asya ve Kuzey Afrika’daki topraklarından vazgeçecek,

2-    Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan ve Özerk bir kürdistan devleti kurulacak,

3-    Azınlıklara çok geniş haklar verilecek,

4-    Ordunun sayısı en fazla elli bin olacak,

5-    Osmanlı Devleti’nin maliyesi, ihtilaf devletlerinin tayin edeceği bir komisyon tarafından yönlendirecek, (Şimdiki IMF)

6-    Kapitilasyonların her devlete tanınması sağlanacak,

7-    Neler, neler, neler…

Her iki sözleşme metinlerinin maddeleri ne kadar da bir birine benzemektedir. Neredeyse, kopyala – yapıştır mantığı ile hazırlanıp, hükümetin önüne konulmuştur.  Baş müzekereci tayin edilen zatlarda hemen imzayı attırıp, kollarının altına bu maddeler ile Ankara’ya dönmüşlerdir.

“Türk’ün İdam Fermanı” dediği bu ihaneti elinin tersiyle iten Mustafa Kemal Atatürk ve kahraman Türk Ordusunun şerefli komutanlarının göstermiş olduğu dirayetin, yüzde birini şimdilerde bizlerin gösterememesi de,  bir o kadar acı vericidir.

Yazımın başındaki hikayede anlatıldığı gibi, bunların kuyruk acısı bitmez, bitmez, bitmez…

Tarihin karanlık çöplüğüne attığımızı sandığımız Sevr’in maddelerini, batı özenle derin dondurucuda saklayıp, Avrupa İlerleme raporu ile bu hükümetin önüne koymuştur.

Verilen tavizler, yeni tavizlerin verilmesini doğurmuştur. Çünkü Avrupa Birliği, son yirmi yıldır din eksenli bir siyasetin yapıldığı Türkiye’de, din eksenli kişileri ve partileri finanse ederek, dışarıda kedi, içeride aslan figüranları devletin başına getirmiş ve hikayeden, temsile uygun bir seçim ile parlamento el değiştirmiştir.

Dilerseniz, Sevr ile Avrupa Birliği ilerleme raporu maddelerindeki benzerliklere bir göz atalım.

Sevr’in önemli maddelerinden biri olan, Azınlıkların Himayesi ana başlığı altında yer alan, bu topraklarda yaşayan ırk, dil ve din bakımından azınlık pozisyonundaki insanlar, her çeşit özel eğitim, din ve inanç konularında serbestçe ibadet, ayin yapma hakları verilmesiydi. Avrupa İlerleme raporundaki madde ise, “ Türkiye Cumhuriyeti devleti, bütün halkına, dil, ırk ve din farklığını dikkate almaksızın dini serbestlik verip,  dini eğitimlerinin yapılması sağlayacaktır.” Yani Heybeli ada Ruhban Okulu açılacaktır.

Verilen tavizlerin, Sevr maddelerine benzediğine diğer bir örnekte, Osmanlı hükümetinin baskısıyla, gerek can korkusu gerekse diğer zorlayıcı nedenlerden dolayı, yurtlarından zorla çıkartılan kişilerin yurtlarına dönüşleri ve iş güçlerini kolaylaştırmak için mümkün olan tüm tedbirler alınacak denmişti. Şimdi ise, bunların mensup olduğu dini topluluk ve vakıf mallarının tekrar iadesi tartışılmaktadır. Bununla birlikte, eve dönüş yasası diye adlandırdıkları dağdaki köpeklere ve İmralı canisine af verilmesi de gündemlerindedir.

Başta söylediğim gibi, Avrupa Birliği ilerleme raporunun Sevr maddeleriyle kopyala yapıştır mantığı ile yapıldığına diğer can alıcı bir örnekte; “Osmanlı vatandaşlarından birinin gerek özel veya ticarî ilişkilerinde gerekse mezhep ve basın işlerinde ve her türlü neşriyatta ve genel toplantılarda herhangi bir dilin kullanma serbestliğine karşı herhangi bir tehdit yapılmayacaktır.” AB ilerleme raporu; çeşitli azınlıkların Aleviler de azınlık sayılmıştır. “Ana dilde eğitim ve yayın hakkı, daha önce çıkarılan uyum yasaları ile azınlıklara verilmiştir. Bugün artık Türkiye sınırları içinde yaşayan bütün azınlıklar ve Kürtler; ana dilleri ile eğitim yapmaya her türlü yayın faaliyetinde serbestçe bulunmaktadırlar. Kürtler azınlık olmadıkları halde, bu haklardan yararlanmış ve TRT – 6 Başbakanımızın açılış konuşması ile hayata geçmiştir.

Şimdi bütün bunları yalnızca bu hükümet yapıyor desek haksızlık etmiş oluruz. Tansu ÇİLLER bu Sevr sürecine en büyük desteği Gümrük Birliği masalı ile zaten 1995 yılında vermişti.

Onunla ilgili madde aynen şöyledir: Sevr paylaşım projesinde “Ticari İlişkiler” ana başlığı altında gümrük ithalât vergilerine yönelik hükümleri bütün Müttefik Devletler yararına olmak üzere tekrar yürürlüğe konulacaktır…” AB ile yapılan 1995 Gümrük Birliği anlaşmasının benzeri bir madde ise, Avrupa Birliği kaynaklı bütün malların gümrükleri kaldırılmıştır.

Tavizlerin ardı arkası yoktur. Sevr Maddeleri olarak önümüze koyulan bu maddeleri şuan biz neden yapıyoruz?

Yalnızca Müzakere Tarihi Almak için. Yani daha müzakere tarihi almak için bu yok etme projelerini Avrupa Birliği yavaş yavaş hayata geçirmektedir. Başbakan’ımızın geçen haftalarda söylediği gibi; “ACELİMİZ YOK, SİNDİRE SİNDİRE YAPACAĞIZ…” Eğer Avrupa Birliğindeki soysuzların keyfi gelir müzakere tarihini verir iseler, görün bakın daha neler ile karşılaşacak bu millet.

Kurtuluş Savaşımızın o yıllarını hatırlayalım. Bu toprakların haritasını, Yunana, Amerikana, Almana, İngilize, Kürte paylaştıran Batı Emperyalizmi, şimdilerde aynı haritadaki bölgelerde,  aynı devletler toprak satın almıyorlar mı?

Didim’de Fransız Tatil köyü adı altında, kocaman bir şehri satın almamışlar mı?

Adana’daki İncirlik Üssünü Amerikalılar satın almamışlar mı?

Anadolu’nun her yerinde, altın arama bahanesi ile Alman ve Amerikan şirketleri köyleri, tarlaları, dağları satın almamışlar mı?

Arap ve Kürt kökenli para baronları, Atatürk Barajına yakın tarımsal alanları satın almamışlar mı?

Vitrindeki ceket misali, şehit kanıyla suladığımız aziz vatanımızı parsel parsel satan anlayışa ne demeli…

12 Ekim 2009

www.cumayazilari.com

Sahne ve Perde Arkası… “Show must go on…”

Hep yaşanır bu durum…

Bir sahne… Ulusal ve Uluslar arası Politika Sahnesi bu… Özetle “Al takke ver külah…” Millet sevinir bazen(sevindirilir!) Tüm yurtta bayram havası eser; ne de başarılı olmuşuzdur, aferindir bize! Taklar kurulur güzel memleketimin caddelerine, her aydınlatma direği bir Bayrak direğidir aslında böyle günlerde… Biraz geriye gidelim; Bölücü başı Apo yakalanmıştır(!) mesela. Ya da AB de neler yapmışızdır, neler… Ne bileyim, mesela Praym Minister “Van Münüt” demiştir… Ya da İsrail Ordusunu tatbikattan kovmuşuzdur, önceden davet ettiğimiz halde… Ya da en son haliyle, masum(!) Kürt halkına zeytin dalı uzatarak, onları çok sevdikleri Vatanlarına (!) davet etmişizdir ve barış projemizi gerçekleştirmeye başlamışızdır… Daha 12.000 masum(!) vatandaşımız beklenmektedir dağdan ve Avrupa ‘dan… Başarmışızdır işte, dokumayın keyfimize be! Anlı Şanlı Türk Milleti ‘nin yüce hükümeti neler de başarmaktadır uluslar arası arenada; breh breh breh…

Böyle güzel bir sahne işte… Ama sıradan insanlar olarak bizlerin görebildiği sahne bu… Arkası kesif bir sis ile kaplı… Perde arkasında kim ne halt karıştırıyor bilemez, zavallı seyirci; seyreder… Ağlar ya da güler, beğenir ya da beğenmez, alkışlar ya da yuhalar, anlar ya da anlamaz; ama izler sadece…

Bu bir sahne ise elbette olmalı bu oyunun sponsoru da, senaristi de, yönetmeni de, oyuncusu da, suflajcısı da, ışıkçısı da, sesçisi de, izleyicisi de (izleyicinin içinde anlayanı da, anlamaya çalışanı da, anlamayanı da…)

Şimdi bir oyun sergileyecekseniz, bunlar da yeterli değil, malum… Güzel afişler, gazete ilanları, broşürler… Yani işin satışı ve halkla ilişkiler boyutu… Yoksa kimse izleyemez ki üzerinde bu kadar çalıştığınız oyunu; hazırladınız ya, bir de paketleyip satmanız lazım…

Oyunu eğer para verip izlemeye gittiyseniz, beğenmediğinizde yuhalama hakkınız da vardır, beğendiğinizde alkışlama hakkınız da… Ama halk şenliğine gelen bedelsiz bir tiyatro ise izlemek zorunda bırakıldığınız, tepkinizi en fazla, beğenmediğinizde kalkıp dışarı çıkarak veyahut beğenmiş iseniz sonuna kadar izleyerek gösterebilirsiniz…

Bundan 10 yıl önce bölücü başını elleriyle teslim eden ABD, boğazlardan Rus petrolü taşıyan tankerlerin geçişini engelletmemiş miydi??? ABD politikasına alet olmamış mıydık??? AB sürecinde Sevr maddeleri değil mi 90 yıl sonra önümüze konan??? Say say bitmez ki perde arkasında yaşanan senaryolar… ( Bu konuyla ilgili Tuncay Özkan ‘ın  Abdullah Öcalan Neden Verildi? Nasıl Yakalandı? Ne Olacak? kitabını okumanızı tavsiye ederim…)

Beş gündür, haklı olarak gururlu Türk Halkı ayağa kalkıyor, isyan ediyor ya da  en kötü ihtimalle sessiz çığlıklar atıyor ya, eşkiya kahraman ilan ediliyor, pekeke yasallaştırılıyor diye…

Şimdi bir düşünmek lazım; Yahu perde arkasında yine ne dümenler dönüyor?

Çünkü hiç bir zaman bizim gördüğümüz değildir yaşananlar, bizim gördüklerimiz sadece sahnenin büyüsü ile gözlerimize inen o perdelerin izin verdiğidir… Arkada oynanan hep daha farklıdır… Provokasyondur bizim görebildiğimiz ya da bize gösterilen şey…

Hadi bir iddiaya girelim (isteyenlerle) bu gün kahraman gibi karşılanan ve bu oyuna da ( daha önce de oyunun zavallı parçaları idiler!) alet olan zavallı Kürt eşkiyası aslında ABD ‘nin onlara ihtiyacı kalmadığı için tasfiye edildiğinden habersiz; gülümsüyor, zafer işareti yapıyor… Pekekenin TBMM deki temsilcileri de bunun farkında, yaşanan -sözüm ona- zafer sarhoşluğunun ardından ayılıp beyanat veriyorlar, “Biz de böyle olsun istemedik ama kitlelere hakim olamadık…” diye… Pekeke çatırdıyor… DTP artık sistemden çıkarılmak zorunda… Çünkü ABD ‘nin ne Türk topraklarında ne de Irak topraklarında bu oyuna ihtiyacı kalmadı artık… Barzani ve Talabani Irak ‘da kurulmaya çalışılan yeni sistemi bu halleri ile tehdit ediyorlar… Pekeke Irak operasyonu için de bir tehdit artık… Ve bu dosya misyonunu en azından Irak bakımından şimdilik doldurdu… Oradaki güruhun ait oldukları yere dönüp, ait oldukları yerdeki misyonunu tamamlaması lazım… Çünkü senarist-ler- bunu böyle yazmıştır, yerel yönetmenlerin de bunu böyle yönetmesi istenmiştir… Ve yerel yönetmenlerin eline yeni dosyalar tutuşturulmuştur bile… Ama izleyici ancak bu yeni oyun afişe edildiğinde farkına varacaktır yeni bir oyuna (!) geldiğini; izleyecektir… Kah alkışlayıp, kah ağlayıp, kah gülüp, kah kahrolarak… Ama izleyecek ve tepki gösterecektir sadece… Taa ki yeni oyunlar sahnelenene kadar…

Ne demişti rahmetli Freddy Mercury; “Show must go on”:)

Sorun şu: “Kendi yaşamımızın ( oyunumuzun ) figüranı olmaya devam mı edeceğiz, kendi baş rolümüzü mü oynayacağız?!”

SIRA GELDİ ATATÜRK’E!

Prof. M. Kerem DOKSAT Yorumu.

AB Komisyonu, İlerleme Raporu taslağında Atatürk’ü Koruma Kanunu’nda değişiklik istiyor.

13 Ekim 2009 12:25 Anadolu Ajansı

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, yarın açıklayacağı İlerleme Raporu’nda Türkiye’de ifâde özgürlüğünü kısıtlayan birçok yasal düzenleme bulunduğunu bildirecek.

İlerleme Raporu taslağında, “Türkiye’deki yasaların ifâde özgürlüğü için yeterli güvence sağlayamadığı ve bunun sonucunda, savcı ve yargıçların genelde kısıtlayıcı yorumları tercih ettikleri” dile getiriliyor. Taslak metinde, ifâde özgürlüğünü kısıtlayan yasalar arasında Atatürk’ü Koruma Kanunu da anılıyor.

Yapılan değişikliğe rağmen, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301’inci maddesine dayanılarak hâlâ soruşturma ve yargılamaların devam ettiği aktarılan raporda, TCK’da ifâde özgürlüğünü kısıtlayan diğer maddeler arasında namus suçları, (125′ten 131′e kadar) kamu düzeni, (214, 216, 217, 218, 220) devletin güvenliği (312, 314) ve müstehcenlik (226) sayılıyor.

Taslak AB belgesinde, “bunlara ilâveten, halkı askerlikten soğutmayı düzenleyen TCK’nin 318’nci maddesi yanında Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun ve Türk harflerinin kabûl ve tatbiki hakkında kanuna dayanılarak yargılamalar ve mahkûmiyetler devam etmektedir. Bu yasal belirsizlik nedeniyle gazeteciler, yazarlar, yayıncılar, siyasetçiler, akademisyenler ve diğerleri soruşturulma, kovuşturulma, yargılanma, mahkûmiyet ve hapsedilme riski altındadırlar ve bu nedenle otosansür yapmak zorunda kalabilirler” deniliyor.

Raporda, yasal kısıtlamalara rağmen basında “Kürt sorunu, azınlık hakları, Ordu’nun rolü ve Atatürk’ün mirası gibi Türk kamuoyunda hassas kabûl edilen birçok konuda yoğun tartışmalar yaşandığı” ve “200 Türk aydını” tarafından 1915 olaylarıyla ilgili özür için başlatılan sanal imza kampanyasına 30 bine yakın katılım olduğu ve devamında geniş bir tartışma başladığı hatırlatılıyor.

Yazının devamı için: http://www.keremdoksat.com/2009/10/13/sira-geldi-ataturk’e/

Gündemin Ana Başlığı – “Sessiz Çığlıklar…”

Herkesin – maalesef – sadece yüzeysel ya da öylesine yazabildiği ya da eş-dost sohbetinde konuşabildiği ama bol miktarda bir başkasını eleştirdiği günlerdeyiz mâlum!

Hakkını teslim etmek gerekir ki halen cesurca yazabilen bir kaç köşe yazarımız var ( ve hala kaypaklık yapıp, yazıyormuş gibi yapanlar…) Konuşanlar da var TV yorum programlarında… Bazıları “Şiş’i de” Kebabı ‘da” yakmamaya hala özen gösteriyor olsalar da…

Aydınlarımız, ya web sayfalarına sıkışmış durumda, ya tatilde (olsalar gerek ki bir çoğunun sesi, sedası çık-a-mıyor bu günlerde)…

Dilinin ucuna geliyor aslında insanın da (Aydın ya da bizler gibi sıradan insanlar, fark etmez!) söyleyemiyor… Kaleminin (Klavyesinin) ucuna geliyor da yazamıyor…

Nasıl eleştirebiliriz ki, konuşan ya da eyleme hazırlık yapan, bazıları hiç bir kanunsuz şey yapmadığı halde, sadece muhalefet ettiği için, birçok  ”Beyin” asılsız gerekçelerle “Memleketi Satan Hainler” yaftası altında “İçeri” alınmış ve bu korku ile kitleler, “… acaba benim telefonum da dinleniyor mudur?…” temel şüphesi ile; bırakın memleket meselelerini konuşmayı, sohbet bile edemez, düşünemez duruma getirilmişken…

Nasıl eleştirebiliriz ki, (muhalif basın gruplarına, muhalif yazarlara, çizerlere, düşünürlere uygulanan ve hepimizin malumu bu ekonomik ve psikolojik baskı ortamında), hala memleket “güllük gülistanlıkmış” gibi, lay-lay-lom yarışma programları, yerli diziler üreten, sorunun temelini, düşünen insanlarla tartışıp, kitleleri bilinçlendirmesi gerekirken, sadece, sözüm ona duyarlı habercilik gereği, sınırdan giriş yapan kahramancıkların (!) nasıl karşılandığını, ortalığın nasıl bayram yerine döndüğünü, sanki gerçek sorun buymuş, bu kadarmış gibi, ısıtıp ısıtıp kitlelere sunmaktan başka hiç bir şey yapamayan TV kanallarını?

Her neyse, eleştirmek tabii ki her bireyin hakkı ama şu şartla : “Eleştiri hakkı çalışmaktan doğar…”

İş ( sözüm ona Memleket Haini ) bir çok düşünüre gelince; “Hak-Hukuk…” Bir yıldır hala kimsenin anlam veremediği ve açıklanamayan iddialardan yargılanıyor Aydınlarımız… Bazıları girdi çıktı; doğal olarak uysallaştı. Artık Araştırma bile yapmıyor ( hadi hakkını yemeyelim belki yapıyor-yaptırıyor da açıklayamıyor…) Memleketi bu hale getirenlere karşı oturup konuşmak, toplantı yapıp bu gidişata – tabii ki hukuki olmak zorunda…- bir dur demek için bir araya gelen insanlar eğer suç işlemiş sayılıyorlarsa, o halde demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olan Muhalefet Partileri de suç işlemiş olmalı, değil mi? Onların yaptığını yapanlar içerideyken onları dışarıda, mecliste tutan şey onların seçilmiş olmaları mıdır? Onlar biz düşünmeyelim, biz eylem yapmayalım onlar bizim adımıza bunları yapsın diye seçilmediler… Bilakis “Düşünen ve tez geliştiren toplumun sözcüleri olarak oradalar… Yani bizler de özgür bireyler gibi düşüneceğiz; Tez-Antitez-Sentez sadece meclise seçilen Milletvekillerinin hakkı mıdır? Çağdaş Toplum kavramı içinde, Milletin de görevi ve sorumluluğu değil midir?

Öbür taraftan iş, memleketi bölmeyi kafasına koymuş, girişimde bulunmuş ( ya da bulunmak üzere tek tip üniforma giymiş ), bu uğurda bir başka memleketin dağına kaçmış ( ya da kandırılarak dağa çıkarılacak kadar düşünce yoksunu imiş ), bu memleketin ordusuna silah sıkmış ( ya da silah sıkanlarla aynı kaptan yemek yemiş ), bu memleketin evlatlarını şehit etmiş ( ya da edenlerle aynı tastan su içmiş ), yüzyıllardır kardeşçe yaşayan Kürtler’den olmak yerine, eşkiya olmayı tercih etmiş (milliyeti önemli olmadığı için yazmıyorum…) çapulculara gelince ise; Gak Gukuk… Öyle mi? Yargılanmaları sadece bir kaç saat ve çoğu beraat… İçlerinde bir kaç tanesi var ki, onlar da aslında fena vatandaşlar değiller; muhtemelen kandırıldılar ama masumlar… Yargılamadan kaçacak değiller ya, tutuksuz yargılanacaklar işte… Bu güzelim vatanı bırakıp, dağa çıkıp eşkiya olacak halleri yok ya… Sakın ha, bu devlet, oraya seyyar adliye kurdu diye eleştiri yapmaya falan da kalkmayın baylar, bayanlar… Gelişiyoruz, bu devlet yargılama hizmetini bile değerli vatandaşlarının ayağına kadar götürebilecek kadar humanist ve hizmette yeterliliği olan bir devlet; elbette yapacak!

MGK toplanıyor… Katılımcılar da malum kişiler… Siyasilerden zaten geçtik de, içinde tüm sıradan insanların, tüm özgürlükçü insanların, tüm demokratların, tüm Atatürkçülerin, tüm çağdaşların, böylesi zor günlerinde – maalesef ki – “Son Umut” u olan zât-ı muhteremler de var… Ve 7 saat 40 dakikalık toplantıdan, tüm toplumu rahatlatan bir bildiri çıkıyor; “Mücadeleye devam…”

Kiminle peki beyler, yıllardır İmralıyı mesken tutan bölücü başının talimatı ile, dağda,  gelmeye hazırlanan ve kahramanca karşılanacakları için bırakın tebessümü kahkaha atan  bir kaç bin hainle mi?

Bu arada, ömür boyu bana da bir ada tahsis edecekse bu devlet, aynı koşullarda ceza(!) çekeceksem eğer, itiraf ediyorum ben de suçluyum… ( Ama benim suçum vatana ihanet değil, bilakis çok sevmek! ) Hadi verin bana da bir adacık, daha küçük olsun, razıyım… Devleti tasarrufa geçirmek adına polis, jandarma da istemiyorum, koruma da… Bir başıma çekerim ben cezamı, razıyım…

Facebook gibi popüler ve genelde gündelik olağan şeylerin paylaşıldığı bir paylaşım sitesinde eğer, insanların sessiz çığlığını duyuyorsanız eğer, “Ne olacak bu memleketin hali…” diye endişelenmeyin dostlar… Yakında tutuk evlerinde çok yer boşalacak… Emperyalist talimatlarla dağa çıkan, sonra da yakalanıp içeride yatmakta olan bir sürü “sütten ak, yoğurttan pak” vatansever (!) salıverilecek…

Ve düşünen, vatanını seven, şimdilik sadece ” Sessizce çığlık atabilen” bir çok “Vatan Haini” rahatlıkla sığacaktır bu boşalan yerlere!!!

Hem içeride bu gidişle ne zaman salıverileceği belli olmayan, konuşabileceğimiz – aynı dili konuşacağımız, bir çok “Hain(!)” varken, neyi dert edeceksiniz?

Kalın sağlıcakla… Memleket mi? O ‘nu da dert etmeyin… 29 Ekim ‘de, yapılan uygulamalar için White House ‘dan tebrik alacaktır Zat-ı Muhterem… Her şey yolunda yani:)

ZM

“Sigara Yasağı” na Tepki ve Kara Kargalar…

Sözüm ona “Dumansız Hava Sahası” için tüm bu işkenceler… Belediye otobüsleri, kamyonları simsiyah egzost dumanı saçarak “Toplum Sağlığı”nı tehdit etmiyor mu beyler? Ya koskoca stadyumlara verdiğiniz % 50 izin, bir meyhane masasında sigara içen 5 – 10 akşamcıdan daha mı az zarar verecek “Toplum Sağlığı”na? Diğer semtleri bilmiyorum ama, Göztepe ‘de her sabah Kara Kargaların uzun uzun “GAAAAK” sesleri ile uyanıyorum son günlerde; belli ki onlar bile gülüyorlar halimize…

Yazının devamı için:

http://zmumcular.wordpress.com/serbest-kursu/#comment-379

BOKTAN MEDYA!

mkd

Prof. Dr. M. Kerem DOKSAT

23.07.2009

Sevgili Mekâncılar,

Ne olur, başlığına bakıp da okumadan silmeyin bu yazımı. Diyeceklerim var.

Bu Pazartesi TRT-1 Televizyonu’ndan öğlen kuşağında canlı yayına davet edildiğimde “acaba şaka mı” diye aklımdan geçmişti; çünkü AKP başa geldiğinden beri bütün kapılar güm diye suratıma kapanmıştı, önceki yazılarımdan bunu okuyabilirsiniz. Önceleri hem televizyonda hem de radyoda TRT’den en az ayda iki üç programa çağırılırdım. Bu kadar zaman geçince “bayram değil, seyran değil, niye öpülüyorum” diye şaşırmam gâyet tabiîydi.

Yazının devamı için:

http://www.keremdoksat.com/2009/07/23/boktan-medya/

Tüm M. Kerem DOKSAT yazı ve yorumları için:

http://www.keremdoksat.com/